8 Şubat 2013 Cuma

Mavi Adam ve Gazal

-Edip’e-


Mavi bakışlı
yüreği nakışlı
küçük dev adam
geçince sevdadan
bilemedi önce
sevinsin mi kurtulduğuna
aşk-ı cefadan,
üzülsün mü ayrıldığına
hayırsız bir eladan.

Böylece
vurdu kendini uzaklara
düştü yolu bir gün Sahra’ya
içi zaten yanıyordu,
güz vakti dalından düşüp
oradan oraya savrulan
sarı bir gazele döndü
amansız kum sıcağında.
Gece olunca
üşüdü, yıldızlara küstü
nakışları döküldü
bir sıcak bir soğuk derken
kavruldu, büzüştü yüreği
ıssız çöl soğuğunda.


Mavi adam
bir başına,
kalabalıkta bile
tenhaya aşina.
Etrafta kim var
gökte yıldızlar
yerde kumdan duvar
akreplerle top oynayan yılanlar.
Yüreğini ısıtmak için
bildiği tek şeyi yaptı;
sıcak nefesiyle,
kafesinden çıkardığı
kalbine hohladı.

Soluk soluğa kalmıştı ki
yeşil bir ışık vurdu
avucunda titreyen biçareye.
Gözleri kamaştı adamın
çevirdi bakışlarını karşı tepeye
inanamadı önce gördüğüne
yeşil gözlü aksak bir ceylan
su içiyordu vahadaki pınardan
dedi ki kendi kendine:
Çölde ne arar böyle narin bir gazal
olsa olsa gördüğüm, ya bir seraptır
ya da sıradan bir hayal.

Böyle dedi, demesine ama
merakı ağır bastı.
Asıl derdi ise
çatlak dudaklarını değil,
kavruk yüreğini suya kavuşturmaktı;
koydu onu yerine, gerisin geriye
göğsünde tatlı bir heyecan
su içen ceylana yaklaştı.
Ceylan onu görünce
duruşunu bozmadan
devam etti içmeye
yetmezdi yoksa topladığı
sularbu yanık gönlü iyileştirmeye.



Mavi bakışlı
küçük dev adam
tepeden tırnağa heyelan
koptu bir gazel gırtlağından
varınca suyun kenarına
dayadı göğsünü ceylanın ağzına
açtı kalbinin tüm kapaklarını
teslim etti kendini sakınmadan.
İçi dolarken ılık, tatlı bir suyla
ruhu coştu aşkla ve ışıkla
ne ürktü sel felaketinden
ne korktu boğulup gitmekten
zira işin farkındaydı;
gönlüne dolan su değil
ab-ı hayattı.
Tek isteği, arınarak bu suyla
can vermekti ceylanın ağzında.
Biliyordu ki artık,
özünü verdikçe
canana candan;
gelecekti ölümsüzlük
aşk-ı belâdan.


 
Serab Çakalır
Çanakkale. 14 Mart 2007

Kaç şiir sığar ömre








 
Emre’ye


Kaç şiir sığar ömre, kaç şiir gibi gün
kaç kez doğar insan, kaç kez gelir ölüm
şiir gibi yaşamalı; öyle zengin
o kadar yalın, bir o kadar derin
o gün belki yarın, belki de tam bugün



Serab Çakalır
Temmuz, 2008
Çanakkale

19 Şubat 2011 Cumartesi

Maviye Acıktı Gözlerim

(Bütün suç üçgen güneşte)

Sahurdan sonra, tavanarasındaki çalışma odama çıktım. Ahşap eğimli tavanın bitimindeki üçgen pencere önce simsiyahtı, sonra lacivert oldu, derken oda aydınlandı.. En sonunda kitaplığıma üçgen bir güneş kondu ve bir süre orada asılı kaldı.

O kadarla kalsaydı iyiydi, ama beni baştan çıkardı. Oysa geceden randevulaşmıştık bilgisayarımla, neler neler yazacaktık bize kalırsa. Anlayacağınız, bütün suç onda!

Bir gün önce aniden soğuyan ve yağışa çeviren hava, dün yerini pırıl pırıl bir güneşe ve ılıklığa bırakmıştı. Ormana bakan terasa, öğleden sonraları gölge düşüyor, yazın bulunmaz nimet; ama dün, tenim güneşin ılıklığını duyumsamak istedi. Gözlerim, tenimin işbirlikçisi, sahurda okudu ya birkaç dize, özendi şaire, aşka geldi, dillendi: Şenlendim yeşille /yeterince /zaten ben de yeşilim / maviyi arıyor gözlerim / hadi kalk, denize gidelim.

'Haklısın,' dedim gözlerime, 'acıktın sen maviye.' Sırt çantama 'Babilde Aşk, İstanbul`da Ölüm'ü, okuma gözlüklerimi ve minderimi yükledim, sahile yürüdüm. Caddeden tek tük araba geçiyor, sokaklar ıssızlaşmış. Yazlık evlerin çoğu kapatılmış, bazılarına satılık levhaları asılmış. Evlerden birinin terasında bir işçi çalışıyor, gelecek yıla hazırlık anlaşılan, belki satılacak o da. Yolu uzattım biraz, ara sokaklarda yürümek çok hoşuma gidiyor burada. Hem kimsecikler yok ya, daha rahat inceleyebiliyorum evleri, bahçeleri..

Plaja basamaklardan iniliyor. Bir set, plajla evlerin bulunduğu yeri ayırıyor. Setin üzerindeki duvarlar oturmaya çok elverişli. Benim gözüme kestirdiğim yer, zeytin ağacının altı. Minderimi çıkarırken çantadan bir şey düşüyor, düşmüyor da atlıyor sanki. Bakıyorum, çakıltaşı. Denize girdiğim iskelenin oradaki plajda tanışmıştık. Eve dönerken benden habersiz plaj çantama girivermiş, o günden beri çantamda yaşıyor. 'Oh be, dünya varmış,' diyor kamaşan gözlerini kırpıştırarak. Herkes maviyi özlemiş meğer, bir ben farkında değilmişim. Denize bakıyorum, yağmur ve fırtınadan sonra nasıl sakin. Usul usul kıyıya vuruyor dalgalar. Ve su nasıl berrak. Kıyıya yakınca bir yerde bir kaya var. Onun çevresinde halka halka oluyor su, yansıyan ve kırılan ışıkla birlikte öyle hoş bir görüntü oluşturuyor ki. Uzakta Gelibolu Yarımada`sının ucunda şehitlik görünüyor. Bakımsızlıktan çökmek üzere olan ve benim hâlâ gidip göremediğim Çanakkale Şehitliği. Sıcaklarda ziyareti göze alamadığım için, serin günlere ertelemiştim, inşallah gideceğim bu yakınlarda. Boğazdan birkaç şilep geçiyor, kıyıya vuran minik dalgalar büyüyor. 'Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden' diye fısıldıyor Attila İlhan denizden.

Kitabım geliyor aklıma, çıkarıyorum çantadan, birkaç sayfa okuyorum; ama fazla sürmüyor. Dikkatimi veremiyorum, gözlerim isyanda. 'Evde okursun,' diyor sitemkâr bir tavırla, 'izin yapmak, dinlenmek benim de hakkım.' Bugün ikinci kez, hak veriyorum ona..İskender Pala ile Hilleli Mehmet Fuzuli efendi de onaylayınca onun arzusunu, beynim geri alıyor komutunu. Sonra başımı çeviriyorum yukarıya, dayandığım zeytin ağacının dallarına.Yeşil zeytinlerin, yaprakların arasından mavi gökyüzü görünüyor. İlerden burnuma çam ağaçlarının kokusu geliyor. Sol tarafımda bir kayık, ters çevrilerek toprağa uzatılmış. Arkamdan bir ayak sesi duyuyorum. Yanımdan geçerken görüyorum sesin sahibini; 'Merhaba' diyor bana. Saçı sakalına karışmış, çok esmer, ince bir adam. Şort giymiş, basamaklardan plaja inip denize giriyor. Epey sığ buralarda deniz. Yosunların arasından geçip açılıyor, bırakıyor kendini denize, düzenli kulaçlarla yüzmeye başlıyor. İkimizden başka kimse yok ortalıkta; o denizde ben karada.

Ağaçla hemhal olmak nicedir özlediğim bir duygu, ama uzun süre oturunca sert gövdesi sırtıma batmaya başlıyor. Duvarın ön kısmına geçip ayaklarımı sarkıtıyorum aşağıya. Denizden tatatatata balıkçı motorları geçiyor. İçlerinde toparlanmış ağları seçebiliyorum. Motorlardan birinin pruvasında bir adam, dürbünle ileriye doğru bakıyor. Oh, ne tatlı bir sıcak. Güneş, yakmıyor, batmıyor, okşuyor adeta. Tenime, 'Sen de haklıymışsın,' diyorum. Bir yere dayanmadan oturduğum için bu kez de sırtım ağrıyor. Çakıltaşı, rahatsız bir şekilde kıpırdandığımı görünce, 'Niye uzanmıyorsun şuraya? ' diye soruyor bana. Sahi, niçin olmasın? Minderimi yayıyorum duvara, üzerine uzanıyorum. Çantamı da yastık yapıyorum başımın altına.Gel keyfim gel..Katıksız aylaklığımın tadını çıkarıyorum doyasıya.Gözlerim kapanıyor bir süre sonra. Öylece uyuyacağım galiba orada..Biraz kestirsem mi?

Kendime geldiğimde saat beşe geliyor. Gözlerim dinlenmiş, tenim ısınmış, karnım acıkmış. Bir dahaki sefer, iftarı burada yapmaya karar veriyorum. Toparlanıp düşüyorum yola. Dönüşte Bakkal Halil`in dükkânına uğruyorum. Pide ayırmasını rica ediyorum kendisinden. Biraz laflıyoruz ayak üstü. Güzelyalı`ya sevdalı o da. Kışın ormana inen sisin görüntüsünü sevdiğini anlatmıştı bir keresinde. Bu kez de, sahilden geldiğimi öğrenince, 'Kışın bile, güneş olunca gider otururum kıyıda,' diyor bana.

Kendimi çok iyi hissediyorum..Ruhum hafiflemiş iyice, evimin önüne gelmişim bile. Söğütle selamlaşıyoruz, 'İyi görünüyorsun,' diyor. Gülümseyerek, 'Sen de öyle,' diyorum, demir kapıyı açıp bahçeden içeri giriyorum.

Fırtınasını da seveceğim buranın, şimdiden biliyorum.


Serab Çakalır

(Eylül 2006, Çanakkale)

Sıradan ve Modern Bir Göç Hikâyesi


Metropolde yaşamak giderek zorlaşır; daha sade, daha yeşil, daha özgür, daha özgün bir yaşam isteğiyle elveda denilir ve küçük bir kente göç edilir.

Önce dünya varmış denilir, sonra metropolle kıyaslanır, kimi yoksunluklara hayıflanılır, sükûneti baş tacı edilir, pis havasına hayret edilir, insanların hırstan yoksun olmasına şaşılır, rehavetine gıpta edilir.

Beş dakikada her yere ulaşabilmek güzeldir, işlerini kolayca halledebilmek büyüleyicidir. Hayatın umduğun kadar sade değildir, ama daha kolaydır, zaman senindir, şarap ucuzdur, boğaz kıyıları henüz yeşildir.

Kimi tayinle gelmiş burada kalmış, kimi emekliliğini burada sürdürmeyi seçmiş göçmen ve yerli kafadarlarla dostluklar kurulur; korolara katılınır, sazlar, utlar çalınır, şarkılar, türküler söylenir...Şiir okunur, aşık olunur, dedikodu yapılır.

Kaz Dağları'na gidilir, Güzelyalı'da kışın termostan sıcak şarap içilir, Bozcaada'da Homeros okunur, Ayazma'da denize girilir, Çardak'ta piknik yapılır, Ayvacık'ta kamp kurulur.
Göçmenler Troya'da dinlenir, ikinci hayat yaşanır.